Bilindiği gibi felsefe ve kültür, insanlık tarihinin en derin ve en zengin
alanlarından ikisidir. Felsefe, insan düşüncesinin sınırları içinde ama o sınırlarını
zorlayan, varlık, bilgi, değer ve anlam gibi temel soruları sorar ve bu sorular
bağlamında gelişir. Kültür ise, toplumların biriktirdiği değerler, inançlar,
sanatlar, gelenekler ve yaşam biçimlerinin tümüdür. Felsefe ve kültürden her
biri, bireyleri ve toplulukları şekillendirirken, birbirinden beslenir ve birbirini
geliştirir. Felsefe, kültürün oluşumunu ve gelişimini anlamamıza yardımcı
olurken, kültür de felsefenin pratikte nasıl şekillendiğini gösterir. Bu iki alan,
birbiriyle sürekli bir etkileşim içindedir ve birbirini tamamlar. Bu iki alanla
ilgili düşünsel yolculuk, geçmişin izlerini bugüne taşırken, aynı zamanda
geleceğe dair umutlar, planlar ve sorular doğurur. Felsefe ve kültür üzerine
düşünmek hem bireysel hem de toplumsal bir keşif sürecidir.
Türk-İslam felsefesi ve kültürü de bu keşif sürecinin kendine özgü bir ürünü
olarak Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra Orta Asya, Horasan, Anadolu
ve Balkanlar’da şekillenen zengin bir düşünce ve medeniyet birikimini ifade
etmektedir. Bu gelenek, İslam’ın inanç ve ahlak esaslarını Türklerin eski kültürel
değerleriyle birleştirerek özgün bir sentez ortaya koymuştur. Felsefi alanda
Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî ve Yusuf Has Hacib gibi düşünürler akıl, bilgi, varlık,
siyaset ve ahlak konularında değerli eserler vermiş; tasavvuf geleneğinde ise
Ahmed Yesevî, Mevlânâ, Konevî ve Yunus Emre manevi yetkinliği merkeze
almıştır. Kültürel açıdan mimari, edebiyat, musikî ve devlet anlayışı da bu
düşünsel temellerden beslenmiştir.
Genelleyecek olursak Türk-İslam felsefesi ve kültürü; akıl ile vahyi, madde
ile manayı, din ile bilimi, felsefe ile bilimi, bir ey ile toplumu dengede tutmayı
amaçlayan bütüncül bir medeniyet anlayışını temsil eder. Bu medeniyet anlayışı,
Türk-İslam felsefesi ve kültürünün temel karakteristiğidir.
Kültür ve felsefe aslında dinamik bir yapıdır. Zira kültür, yalnızca bir
toplumun geleneksel pratiklerinin toplamı değil; aynı zamanda düşünme
biçimlerini, değer yargılarını ve anlam dünyalarını şekillendiren bir varoluş
biçimidir. Felsefe ise bu anlam dünyalarını sorgulayan, temellendiren ve
dönüştüren eleştirel bir etkinliktir. Dolayısıyla felsefe, aslında kültürün hem
ürünüdür hem de en önemli kurucu unsurudur. Bu demektir ki, felsefe ve
kültür, devamlı bir etkileşim içindedir.
Elinizdeki bu çalışma “İpek Yolu: Bir Yol Bir Kuşak” projesi kapsamında
yapılan 2025 yılı Ekim ayında Özbekistan’da gerçekleştirilen sempozyumdan
kültürel ve felsefi mirasa vurgu yapan sunumların bazılarının bir araya
getirilmesiyle meydana gelmiştir. Çalışma, kültür ve felsefe arasındaki çok katmanlı ilişkiye küçük bir katkı yapmayı amaçlamaktadır. Birbiriyle ilk bakışta
alakasız gözüken yazıların, bu gözle okunmasını talep etmektedir. Çalışmada
toplanan metinler, kültür ve felsefenin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği
iddiasından hareketle biraya getirilmiştir. Dolaysıyla metinler in, Türk-İslam
felsefi ve kültürel mirasına, sadece dikkat çekmek isteyen sınırlı çalışmalardan
ibaret olduğunu bir kez daha belirtmemiz gerekmektedir. Şekilsel ve teknik
anlamda küçük müdahaleler edilmiştir, ancak çalışmaların içeriğine kesinlikle
müdahale edilmemiştir. Bu nedenle yazıların akademik sorumluluğu yazarlarına
aittir.
Son olarak belirtelim ki, bu çalışmaların yapılmasına vesile olan “İpek Yolu:
Bir Yol Bir Kuşak” projesi sahiplerine ve etkinliğin sorunsuz tamamlamasına
sağlayan paydaşlara, Prof. Dr. Birol MERCAN’ın şahsında teşekkür ederim.
Ayrıca Necmettin Erbakan Üniversitesi yayınlarına (NEÜ PRESS), her zamanki
dikkat ve titizlikle bu eseri yayınladıkları için müteşekkirim. Hayırlı olması
dileklerimle…